‘Sahi biz kimiz?’ – Kültür Sanat Haberleri

“Teknolojik başarılar ve bunların sağladığı zenginlik karşısında duyulan gurur, ileri teknolojilerimizin yarattığı muazzam çelişkiler ve toplumsal ve ahlaki eşitsizlik biçimlerini görmemize mâni olmamalıdır. Bilimsel tarafsızlık veya küreselleşme sayesinde tekrar alelacele inşa edilen pan-insani bağ hissi uğruna bunlara değinmemek sorgulanmalıdır” diyen İtalyan filozof, feminist ve kuramcı Rosi Braidotti, tekno-kapitalizmin ekolojik dengeyi bozduğunu, küresel iklim değişikliğine ve çevre felaketlerine yol açtığının altını çizerek şöyle devam eder:

“Ayrıca popülizm, öfke ve siyasi şiddet çağındayız. Bu bağlamda kurama pek kıymet verilmiyor. Kuramcılar spekülatör gibi görülüyor, faydasız bir iş yaptıkları düşünülüyor, bir yandan da sahte haberlerin ve alternatif olguların yayılmasına izin veriyoruz. Popülizm dönemlerinde akademisyenlerin itibarı çok zayıf olur…” (Es notu: İlginizi çekerse Braidotti’nin Kolektif Kitap’tan çıkan kitaplarına bakabilirsiniz.)

Pandemiyle dijital dönüşümün ivmesi de hız kazandı evet ama biz kullanıcılar, bu açılan alanda ne kadar varlığımızla hemhal olabiliyoruz; işte bu da bugünün dilemması gibi!  (1874-1928) Filozof Max Scheler, vakti zamanında, teknolojinin insanın tinsel yanı üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çekmişti. Scheler’e göre, “Hayatı geliştirip zenginleştiren teknolojik araçlara canlı organizma değeri veren insan, insanlık değerlerini altüst etmiştir.

Tekno-bilimsel dünya görüşü insanın ve hayatın gelişmesine hizmet etmeyi bırakıp, ‘sonsuz ilerleyişi’ bütün yaşamsal faaliyetin asıl ‘amacı’ haline getirmiştir. İnsanın insanlıktan çıkmasının nedeni “mekanik medeniyet”in araçlarının kutsallaştırılmasıdır… Biyolojik evrim, mekanik evrimle yolundan şaşmıştır. Yaşam değeri, makineleşmiştir… Ne insanın ne yaşamın kendiliğinden bir değeri vardır artık.”

Braidotti ve Scheler’den çok da uzaklaşmadan sadedimize geliyorum. “Toplumda bilinçli ve dengeli teknoloji kullanma kültürü oluşturmayı hedefleyen kar amacı gütmeyen bir sosyal girişim olan” Dijital Denge Derneği’nin Kurucu Başkanı Tuğba Şengül Lik, yaklaşık son beş yıldır yaptığı yurt içi ve yurt dışı çalışmalarını bir kitapta toplamış: “Biz de Aslen Buralı Değiliz”…

Pozitif Yayıncılık’tan çıkan ve yazarın “Dijitalzedenin Dengeyi Bulma Rehberi” olarak tanımladığı ve; “Bu yolda, psikoloğundan, sosyoloğuna, yerli akademisyenlerimizden, uluslararası isimlere ve platformlara kadar pek çok araştırmacı ile görüşmelerim oldu. Çalışmaların kapsamı genişleyince bunu kendime görev edinip daha iyi, anlayışlı ve dengeli bir yaşam için derneği kurdum ve bu kitabı yazmaya karar verdim. Kitapta, herkesin kendi hayatından örnekler bulacağını düşünüyorum” dediği kitap kapsamında bir röportaj gerçekleştirdik. Gelin, daha fazlasını kendisinden dinleyelim…

“Oysa biz kaçmayı seçiyoruz”

Kitabın girişinde, “Ama (Nobel Ödüllü fizikçi, kimyager) Marie Curie’nin dediği gibi Hayatta hiçbir şey korkutucu değildir, yeter ki anlaşılabilir olsun. Artık daha az korkmak için daha fazla ve daha iyi anlama zamanı” diyorsunuz. Sizce, “anlamak” ve “iyi anlamak” zincirinde, halkayı ne zaman kaçırdık veyahut anlamak dediğimiz mevzuyu yanlış okuma yapıyor olabilir miyiz? Şöyle ki; filozof Arthur Schopenhauer, “İstediğimizi yapabiliriz ama isteklerimizi seçmekte özgür değiliz” derken, yazar Neil Postman da, “Düşünmeye iki dakikadan fazla zaman ayıranlar için hiçbir şey açık ve net değildir” diyerek noktayı koyuyor gibi, sizce?

Gittikçe “modernize” olan hayatlar, teknoloji kullanımının artması, hayatın hızlanması, insan olarak bizim de otomasyonumuzu hızlandırır sandık. Ancak bizim sistemimiz belli; farkında olup, algılayıp, düşünüp sindirdikten sonra aksiyon alıyoruz. Tüm bu süreçlerin arasını kısalttık. Sanki üretim hızlansın, ticari sistemler daha çok kazandırsın diye, biz kendi hayatlarımızdan özveride bulunmaya başladık. Şimdi şimdi ne kadar büyük bir yanlış yaptığımızı fark ediyoruz, bence. Çünkü hayatımıza, ilişkilerimize ve en önemlisi fizyolojimize bile olumsuz etkileri oluyor. Psikosomatik rahatsızlıklar bile çok arttı. Biraz düşünmek ve nefes almak için kendimize zaman tanısak, aslında korktuğumuz şeyleri de kabullenip, ona göre şekillenmeyi ve hatta o korkunun içinden geçmeyi öğreneceğiz. Oysa biz kaçmayı seçiyoruz. 

Sizi tanıyalım, kimdir Tuğba Şengül Lik? Ve kurucusu olduğunuz Dijital Denge Derneği”nin yaratılışından ve meramından bahseder misiniz?

Bir iletişimciyim, uzun yıllardır teknoloji sektöründeyim. Bir aile şirketinde çalışıyorum ve ailenin ikinci kuşağını temsil ediyorum. Tüm hikayem 9 yaşındaki oğlumun bir sorusuyla başladı: “Anne, tek başına bakkala gidip dondurma alabilir miyim?” Tabii ki ben, modern çağın bir ebeveyni olarak tek başına bakkala gitmesini hiç güvenli bulmadım ve izin vermedim. İşte o an, oğlumdan tüm farkındalığımı artıracak o cevabı duydum; “Ben de o zaman odama gidiyorum internete gireceğim, sanal dünya gerçek dünyaya göre daha iyi bir yer. Orada daha özgürüm.” Düşündüm de oğlum doğru söylüyordu. Bilgisayar oyunlarında çağ açıp, çağ kapatıyor, kendi ordusuyla savaşa gidiyor, savaşlar kazanıyor, kahraman oluyor, nasıl biri olmak istiyorsa onu yaratıyor ama gerçek hayatta tek başına bakkala gidemiyor. Dijital dünyada “efendi” o.

İstemediği şeyi bir parmak hareketiyle kapatıyor. İkinci hayatı, birinci hayatına göre çok daha eğlenceli. Neden gerçek dünyayı tercih etsin ki? İşte o an, başta bir anne ve profesyonel hayatında dijital araçları insanlarla buluşturan bir iş insanı olarak, bir yandan ekran bolluğuna ayak uydurmaya çalışırken, bir yandan da dijitalin aşırı ve bilinçsiz kullanımının ruh, beden, zihin sağlığımız üzerindeki etkilerini minimize etmek için neler yapabilirim diye düşündüm. Teknolojiden korkmanın ya da onu reddetmenin uzun vadeli bir çözüm olmayacağını, bunun için yapmamız gereken tek şeyin hayatımızın her alanında olduğu gibi dijital dünya ile olan ilişkimizi de bir “denge” üzerine oturtmak olduğunu gördüm.

16. yüzyılda yaşamış doktor ve filozof – kimyacı Paracelcus’un dediği gibi; “Her şey zehirdir önemli olan dozudur.” Özellikle pandemiyle birlikte dijital teknolojiler hayatımızın tam orta yerinde, bir parçamız, hatta uzvumuz haline geldi. Bu süreçte, bizler dijital dönüşümün hızına yetişmeye çalışırken, yolda tıkanıp nefes nefese kaldık. İdmansısız!  Bir de üstüne yolumuzu kaybettik, dijitali nerede, nasıl, neden, ne kadar kullanacağımızı bilemiyoruz. Kabul edelim, dijital teknoloji ile aramızda sağlıklı gitmeyen bir ilişki var ve bu ilişkiyi yönetemediğimizde de başımıza gelmedik kalmıyor.

Doğru kullanıldığında insanlığın ilerlemesi adına çok büyük bir güç olan teknoloji, yanlış kullanım halinde hayatı daha da zorlaştırıyor. Belki de bu teknoloji çağının avantajlarını, bilinçsiz tüketimimizle dezavantaja dönüştürüyoruz. İşte bu soruna çözüm bulmak, bireylerin yaşam ve dijital dünya arasında sağlıklı bir denge kurmasını desteklemek üzere sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve konunun uzmanları ile bir araya gelerek eğitimler ve somut çözüm önerilerinde bulunmak üzere, Dijital Denge Derneği’ni kurdum.

Teknolojinin bizi lüzumsuz şeylerle uğraştırmasını, hayatımızın akışını kesintiye uğratmasını veya ona engel olmasını değil, bize nasıl hizmet edeceğini ve hedeflerimize doğru nasıl taşıyacağını görmemize yardımcı olmak istiyoruz. Artık internette harcadığımız zamanın kalitesi hakkında kendimizi daha çok sorgulamanın ve bu sürenin ne kadarını hayatımıza değer katacak şekilde kullandığımızı fark etmenin zamanının geldiğini düşünüyorum.

“Kendimizi de unuttuk”

Gelelim ilk kitabınız “Biz de Aslen Buralı Değiliz / Bir Dijitalzedenin Dengeyi Bulma Rehberi”ne… On iki bölümden oluşan bu rehberi oluştururken referanslarınız nelerdi ve hangi enstrümanlardan faydalandınız?

Teknoloji bağımlılığı dünyada en hızlı artan bağımlılık… Ancak bunun bir bağımlılık olduğu konusunda bir farkındalık yok, çünkü hepimiz kullanıyoruz. Bu nedenle yanlış bir tarafını göremiyoruz. Ulaşımı çok kolay, her an elimizin altında… Sonsuz alternatif sunuyor, whatsapp’ta mesaj mı yok, youtube’da video seyret, facebook baydı mı, biraz oyun oyna. Her an yeni bir şey yükleniyor zaten. Teknoloji, eğer dengeli kullanmazsak hayatımızda zannettiğimizden çok daha fazla şeye mal oluyor. Eğer bunun farkında olmazsak bunun maliyetleriyle ömrümüzün nasıl geçtiğini anlayamayacağız. Çoğumuz hedeflerimizi belirlemekte zorluk çekiyoruz, konsantre olmakta problem yaşıyor ve öz disiplin geliştiremiyoruz.

Her işimizi erteliyoruz. Malumata bayılıyoruz, ancak bilgide derinleşemiyoruz. Çocuklarımızın gelişimi, eğitimi konusunda endişeleniyor ama o telefonu ve tableti çocuğumuzun elinden alamıyoruz. Bir yandan çağın akımlarına ayak uydurarak yavaşlamaya, “anda” kalmaya, sadeleşmeye çabalarken bir yandan da aşırı stresin neden olduğu panik atak, depresyon, uykusuzluk sorunu ile savaşıyoruz. Teknoloji uzakları yakınlaştırırken, yakınları uzaklaştırıyor. Çevrimiçi yaşantımızla, çevrimdışı yaşantımız arasında dengeyi bulamadığımız her anın bize etkisi işte böyle çarpıcı.

“Biz De Aslen Buralı Değiliz” işte tam burada devreye giriyor ve yön, yol göstermeyi amaçlıyor. Elektronik gürültüde kaybolmadan, yönümüzü bulmak için biraz durup dijital teknoloji ile kurduğumuz ilişkiyi gözden geçirmemiz gerekiyor. Yoksa dengemizi bulamayıp yola yalpalayarak devam edeceğiz. Bu da ömrümüzün sonuna kadar bizi hep yoran, yordukça öfkelenmemize neden olan bir yük olacak. Bu kitap, dijital yorgunluğunuzu fark etmenize ve kontrolü tekrar elinize alarak, teknolojiyi sizin yönetmenize yardımcı olacak.

“Dijital”in sizin hayatınızdaki anlamı ve karşılığı nedir? Mesela dijital yaşam, insan ilişkilerini, zaman ve mekan algılarını nasıl etkiliyor, dönüştürüyor?

Kabul etmem gerekiyor ki, derneği kurmadan önce gerek iş hayatımda gerek özel hayatımda gözüm sürekli ekranlardaydı. Bildirimlere, e-posta ve mesajlara, fotoğraflara, sosyal medyaya, haberlere tıklamadan duramıyordum. Hatta son 3 yıldır navigasyon kullanmadan bir yere gittiğimi ya da telefonumdaki hesap makinesini kullanmadan, kafamdan hesap yaptığımı bile hatırlamıyordum. İnsan ilişkilerimiz de dijital dönüşümden nasibini alıyor. Artık mesajlarla hal hatır soruyor, sosyal medya “like”larıyla uzun zamandır görüşmediğimiz insanlara selam çakıyor, ülke gündemiyle ilgili fikirlerimizi ‘tweet’liyor, hatta çeşitli tartışmalara giriyoruz.

Üstüne bir de görüntülü toplantı yapıyoruz. Günü kapatırken de şöyle bir çevrimiçi vitrin geziyor, biraz alışveriş yapıyoruz. Çok yoğun bir gün geçirdiğimizi düşünüyoruz ama akşam başımızı yastığa koyduğumuzda hep “bir şeyler eksik” hissinin yarattığı tatminsizlikle uykuya dalıyoruz. Sanal dünyada bir “ekle” butonu ile kalabalıklar yaratırken gerçek dünyamızdaki yalnızlığımızla nasıl baş edeceğimizi bilemediğimizden, sanal teselli araçlarına sığınıyor, onlarla avunmaya çalışıyor ve ancak içimizdeki anlam boşluğunu bir türlü dolduramıyoruz.

Dijital çağda zamanı yakalamaya çalışırken kendimizi de unuttuk. Hiçbir şeye vakit bulamamaktan, sürekli meşgul olmaktan, hiçbir şeye yetişememekten kendimizi, hayatı suçluyoruz. Hayat böyle akıp giderken, elimizde sadece “yapılacaklar listesi”yle pek çok şeyi tamamlayamamanın çaresizliğini yaşıyoruz. Farkında mısınız; her birimiz gittikçe duyarsızlaşmaya hatta duygusuzlaşmaya başladık. Karşılaştığımız olaylara en fazla 3-4 saniye tepki veriyor, parmağımızın ucuyla ekranımızı kaydırıyoruz. Belli durumlar karşısında nasıl davranacağımızı bilemeyen hayat acemisi insanlar olup çıkıyoruz. Hayata yabancılaşan, hayatla baş edemeyen mutsuz insanlar olmaya başladık maalesef.

“Aldığımız “like”lara göre şekilleniyoruz”

Kitaptan yola çıkarsak; kimdir günümüzün dijitalzedeleri? Digital 2020′ raporuna göre, dünya çapında 4,5 milyar kişi internet kullanıyor, bu küresel nüfusun yüzde 59’una denk geliyormuş. Bu bağlamda kitapta, “dijital bizi bozdu mu?” bölümünde, “Telefonda birileriyle yazışırken yanlış anlaşılır endişesiyle bir cümlenin sonunda emoji kullanmaktan vazgeçtiğiniz oldu mu?” diyorsunuz. Günümüze bakınca bu yanlış anlaşılmaların sebebinin altında ne görüyorsunuz? Bu bölüm bana Lars Svendsen’ın “Yalnızlığın Felsefesi” adlı kitabını hatırlattı:

Varoluşçu akımın teorisyenlerinden Karl Jasper’in çalışmalarından örnek vererek ilerleyen Svendsen şöyle der: “Jasper’in felsefesinin merkezi kavramlarından biri yalnızlıktır. ‘Ben’ olmak yalnız olmak anlamına gelir, diye yazar. Her kim ‘Ben’ derse bir mesafe tesis eder, kendisinin etrafında bir daire çizer. Yalnızlık çalışması Ben’in çalışmasıdır. Yalnızlık ancak bireylerin olduğu yerde vardır.

Bununla birlikte, bireylerin olduğu yerde, hem bireysellik arzusu (ve eşliğinde yalnızlık özlemi) hem de bireyliğin yarattığı ıstırap (ve eşliğinde yalnızlıktan kurtulma özlemi) vardır. İnsan onu hem rahat yalnız bırakılmaya hem de başkalarıyla derin bir aidiyet paylaşmaya iten içsel bir çelişki taşır. Jasper’e göre hem başkalarından ayrık olma bilincine hem de karşılık olarak iletişim yetilerimize ayrılmazcasına bağlıdır.” Sizin cepheden dikize yatınca, toplayınca ortaya çıkan fotoğraf nasıl?

Dijital çağda insan en çok kendine yabancı desem abartmış olmam sanırım. Örneğin; size nasıl birisiniz diye sorsam? İlk aklınıza geleni söyleyin desem yanıtı hemen toparlayamayabilirsiniz. Bu çok normal… Hayattaki pek çok şeyle ilgili fikrimiz varken, konu kendimiz olduğunda duraksıyoruz. Kendimiz üzerine çok da düşünmek istemiyoruz ya da bundan itinayla kaçıyoruz. Biraz düşünsek bile verdiğimiz cevaplar genelde başkalarının bizi tanımladığı cümleler oluyor. Belki de farkına varmadan hayatımızı başkalarının tanımları üzerine kuruyoruz. Bunun en büyük tezahürünü dijital dünyada görüyoruz aslında. Aldığımız “like”lara göre şekilleniyoruz, kendimizi birçok hale sokuyoruz, simgelerle bir imaj yaratıyoruz ve ona ikna oluyoruz. Sonra bir bakmışız kendimizden çok uzaktayız. Bir düşünsenize ekranlara sarılmadan en son ne zaman kendinize kulak verdiniz?

Hadi onu da bırakın, kendinizle baş başa kaldınız mı son zamanlarda? Sanırım çoğumuz buna müsaade etmiyoruz. Kendimizden ve kendimizle yüzleşince ortaya çıkacak şeylerden korkuyoruz galiba, çünkü ne kadar olumsuz duygumuz varsa hepsi gün yüzüne çıkıyor. Düşünmemek için sürekli kendimizi meşgul tutmaya çalışıyoruz, yorgun düşen ruhlarımıza dijital dünyayı kullanarak masaj yapıyoruz. Bu kaçışlar nedeniyle kendimize yabancılaşıyoruz, kim olduğumuzu unutuyoruz. Sahi biz kimiz? Başkalarının hayatını izlemek yerine kendimizi yakından izlemeye başlasak sorunun yanıtını bulacağız.

Yazar, kuramcı, eleştirmen ve insan hakları savunucusu Susan Sontag’a göre, “Kıyametçi retorik enflasyonu” bir alarm zili işlevi görmek şöyle dursun, “felaketle hayali bir suç ortaklığı fikrini” güçlendirir. “İşte, sonu gelmeyen bir modern senaryo: Kıyamet yaklaşır… ve bir türlü gerçekleşmez. Ama yaklaşmaya devam etmektedir.” Sontag şöyle devam eder: “Kıyamet artık uzun süren bir televizyon dizisidir: ‘Kıyamet Şimdi’ değil, ‘Kıyamet Şu Andan İtibaren’. Kıyamet, artık, gerçekleşen ve gerçekleşmeyen bir olay haline gelmiştir… Modern hayat bizi korkunç, akla hayale gelmez (fakat bize oldukça ihtimal dahilinde olduğu söylenen) felaketlerin ara ara farkına vararak bir hayat sürmeye alıştırmaktadır.” Sizin öngörünüz ne olur?

Modern hayat bizi korkunç, akla hayale gelmez felaketlerin ara ara farkına vararak bir hayat sürmeye alıştırıyor. Pandemi de bunlardan biri. Dünyalılar olarak Covid19 tokadını yedik. Her şeyi kontrol edebiliriz sandık, bilimle çözeriz dedik, ancak yanıldık. Hepimiz büyük bir çaresizlik ve kederle gözle görülmeyen bir düşmana karşı savaş veriyoruz. Torunlarımıza Mars seyahati hediye edeceğimizi, genlerimizle oynayabileceğimizi konuşuyorken, daha doğrusu dijitlerle dünyayı istediğimiz gibi yöneteceğimizi düşünürken, biz insanlar hâlâ zannettiğimiz kadar güçlü ve her şeye kadir olmadığımızı gördük. Hâlâ, pek çok sorunun cevabını arıyoruz. Görevimiz, var oluş sebebimiz ne?

Bu büyük soruların yanıtını bulana kadar arayışımız devam edecek. Covid19 ile birlikte kendimizi adadığımız bütün değer sistemleri, ilişki, iletişim, çalışma ve öğrenme biçimleri dönüşecek. Bence artık geri dönüş yok. Kısacası ekonomik, sosyal, psikolojik, teknolojik ve ekolojik olarak bu krizin dokunmadığı sarsmadığı tek bir alan kalmayacak. Sanki yaşananlar tam bir simülasyon, gelecek tatbikatı. Dünyalılar olarak çok hızlı planlar yapmamız gerekiyor. Zaman yok, diğer krizler kapıda bekliyor. Daha şaşıracağımız çok şey olacak. İklim, su krizi, doğa felaketleri, yangınlar, depremler, yanardağlar, savaşlar, göçler, siber saldırılar, kimyasal silahlar, kadına-çocuğa-canlıya yönelik şiddetin artması… Artık değişmemiz gerekiyor, yoksa insanlığın yaşam serüveni sona erecek gibi gözüküyor.

“Yeniden bir tanışsak kendimizle”

Sosyolog Slavoj Zizek; “Umut edilebilir ama paradoksal bir şekilde! Umutsuzluğun cesaretini savunuyorum. Umut etmek istiyorsak, eski hayatımızın bittiğini kabul etmeliyiz. Yeni bir normal icat etmeliyiz. Gerçeklikle olan temel ilişkimiz değişti – dünyayı nasıl görüyoruz, onunla nasıl etkileşim kuruyoruz. Gerçeklikle ilişkimiz kökten koptu. Bunu ne kadar çabuk kabul edersek o kadar iyi…” diyor. Sizce pandemi sonrası ya da her şeyin bir şekilde “yeni normal”e geçişinde nasıl bir dünya, insan ve yaşam alanı bizleri bekliyor? Sizin fonda, umut ne notada ses veriyor?

Sosyal izolasyon günlerimde evde kendimi dinleme, hayatın şamatasında unuttuğum pek çok şeyi yeniden hatırlama ve farkına varma şansını bulmuşken, bu süreyi daha çok okuyarak, düşünerek, yazarak, farkına vararak en önemlisi daha çok üreterek geçirdim. Mevlana’nın dediği gibi; “Hayat bir ağaç gibidir, mevsimine göre yaprak döker tekrar yeşillenir, bir bakarsın kupkuru dallar zamanla meyve verir.” Hayatın her mevsimini yaşamamız gerekiyor, sadece yazı düşünerek ömür geçmiyor. Dolayısıyla her zorluk olgunlaşmamız, bazı gerçekleri hazmetmemiz, sahip olduklarımızın ve olamadıklarımızın farkına varmamız için bir öğretmen bize…

Dolayısıyla Nazım Hikmet’in dediği gibi; “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyet ile yaşayacaksın hayatı.” İşte kendi ölümlülüğümüzle yüzleştiğimiz bugünlerde; “Hayatım yaşanmaya değer bir hayat mı?  Bundan sonra hayatımı daha anlamlı yaşamak için neler yapabilirim” üzerine biraz daha düşünmemiz gerekiyor belki. Bu küresel salgın kendimizi hatırlatsa büyük oranda sorunumuz çözülecek aslında. Yeniden bir tanışsak kendimizle, nereden geldik, nereye gidiyoruz ve esasında nereye gitmek istiyoruz; bir muhasebesini yapsak. Kalbimizin sesini duysak, bilgisine ve tecrübesine inandığımız aklımızı ve korumaya kollamaya çalıştığımız değerlerimizi yanımıza alsak güçlenerek çıkacağız bu felaketten.

Son olarak söylemek istediğiniz yahut masada olan veya aklınızdaki yeni çalışmalardan da bahsedebilirsiniz ya da “bu da var” dediğiniz ne varsa bizler de nasiplenelim…

 Dijital dünyanın kuralsızlığı yaşantılarımıza sirayet edince işler biraz karıştı. Kuralsızlık beraberinde nezaketsizliği de getirdi. İlişkiler bir mesajla bitti, sosyal medya üzerinden hakaretler edildi, yanlış anlaşılmaya müsait e-postalar gitti-geldi. Önce iletişimimiz bozuldu, sonra da ilişkilerimiz. Çevrimiçi yaşantımızda nezaketli, adaplı, görgülü olduğumuz durumlar dijital dünyada yaşandığında daha fütursuz, anlayışsız, kibirli davrandık. Görgü, adap gibi kavramlar sıkıcı, eski moda, çağdışı gibi algılara neden olabilir.

Buna rağmen yeni nesille konuşurken, seminerlerimde de ısrarla bu konunun üzerinde duruyorum. Çünkü hayatımızı zorlaştıran iletişimsizliğe doğru sürüklendiğimizi düşünüyorum. Çevrimdışı yaşantımızda izin vermediğimiz şeylere neden dijital dünyada izin verelim? Dolayısıyla gerçek yaşantımızda ilişkilerimizi düzenleyen sosyal normlar, internet aracılığıyla kurduğumuz iletişimde de son derece önemli olmaya başladı. Yani dijital dünyada nasıl davranacağımızın yolunu yordamını da bilmemiz gerekiyor.

Dijital Denge Derneği olarak; gerek verdiğimiz eğitimler gerekse instagram üzerinden gerçekleştirdiğimiz canlı yayınlarla, dijital dünyanın görgü kurallarını birlikte yazmaya çalışıyoruz. Kitabımdan sonra derinlemesine odakladığım konu bu. Gelecek aylarda “dijital yerliler ve göçmenler” için dijital dünyanın görgü kurallarının içinde yer alacağı eğlenceli, illüstrasyonlu bir kitap hazırlığına çoktan başladım bile. Kadim bilgilerimizde bu değerlerimiz hafızalarımızda zaten yerini alıyor, sadece yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.

Kaynak

قالب وردپرس